“Uyursan ölürsün!”

İbrahim Öztürk

Ali Osman Altın

İbrahim Yaman

Mesut Bulut

sehit

17 Ağustos 2009′da Elazığ’ın Karakoçan ilçesindeki Koçyiğitler Piyade Taburu’ndan gelen bir haber, hepimizi sarsmıştı. Yukarıdaki isimlerin ve tabutların sahibi 4 vatan evladı, kaza sonucu patlayan bir el bombası yüzünden ölmüştü. 3 asker de yaralanmıştı. Haber ulaştı, analar ağladı, törenler yapıldı, tabutlar bayraklarla sarıldı, toprağa verildi. Ama olayın üzerinden 10 gün geçti ki, askerlerin Taraf’ın ele geçirdiği ifadeleri sonucu olayın kaza değil, cinayet olduğu ortaya çıktı.

Teğmet Mehmet Tümer, uzun dönem askerliğini Er İbrahim Öztürk gece nöbeti sırasında mevzisinde uyuduğu için eline pimi çekilmiş bir el bombası vermiş ve ceza olarak kendi gelip pimi geri takana kadar tutmasını istemişti. Yani bir nevi, (29 Ekim 2009′da gösterime girecek olan) Nefes filminin tagline’ı, “Uyursan ölürsün!” cezası. Hayatında muhtemelen tek kurşun ya da bomba atmamış, uzun dönem askerliğinin 13 ayı boyunca üstlerinin köleliğini yapmış ve sadece 2 ayı kalmış, henüz 25 yaşındaki İbrahim de paniğe kapılıp, diğer mevzileri dolaşarak pim aramıştı. Bu şekilde bombayı tam 45 dakika tuttuktan sonra artık dayanamamış ve yine apar topar gittiği başka bir mevzide, bomba elinde patlamıştı.

Sonuç: 3 arkadaşıyla birlikte paramparça olarak öldü. Evet. Şehit olmadı, öldü.

Biz Türkler “şehit olma” lafını çok severiz. Çünkü “askere gitme”nin en olumsuz sonucu olan ölüme biçtiğimiz kılıf budur. 20′li yaşlarının henüz başındaki, daha önce hayatlarında silah görmemiş gençlerimiz, zorunluluktan dolayı 15 ay “askerlik” adı altında bir “işkence”ye tabi tutulurlar. İşkence, bu yazıda mecazî anlamıyla kullanacağım tek kelime. Şanssızlarsa ellerine birer silah tutuşturulur ve tamamen komutanın keyfine bağlı olarak, bir gece gereksiz yere operasyona yollanırlar, dağda yatar, konserve yerler. O çocukların o gece, 30 yıl önce döşenmiş bir mayına basma olasılığı da vardır, bir pusuda kafalarına 7.62 mm çapında Kalaşnikof mermisi yeme olasılığı da. Şanslılarsa, gündüz komutanların karılarını kuaföre, çocuklarını okula götürmekle, yanlış yaptıkları en ufak birşey için onlardan küfür ve komutandan dayak yemekle, akşam ise patateslerini soymakla, çamaşırlarını yıkamakla, tuvaletlerini paspaslamakla meşgul olacaklardır.

Biz yataklarımızda rahat uyuyalım diye (!), sıcak evlerimizden uzakta, vatanın yılmaz bekçiliği işte böyle yapılmaktadır!

Sonra bir karakol baskınında, “vatan uğruna şehit olmuş” olunca, adeta o gençler “nihayet iyi bir iş bulmuş da, işleri yolunda gitmiş, sevdiği kızla da evlenmiş, güzel bir ev almış ve mutlu bir hayat sürmekte”ymiş gibi kullanırız. Çünkü onlar artık cennettedir (!). Arkalarından başkaları ölecekse, her ana küçük oğlunu da askere yollamaya hazırdır! 

Ama bu 4 gencin pisi pisine, bir hiç uğruna öldükleri çok açık. Üstüne, bu olay kaza olarak açıklandı ve açık bir biçimde örtbas edilmeye çalışıldı. Ve bu olay ilk değil, son da olmayacak. Daha önce, orduevine kapıdan alınmayınca, elektrikli tellerden atlayarak girmeye kalkarken cereyana kapılarak can veren, sadece 15 yaşındaki bir asker kardeşinin de orduevinin önündeki bir trafik kazasında öldüğü açıklanmıştı. Aklıma gelen en yakın örnek bu, örnekler çoğaltılabilir.

Sonuç olarak, bütün bu yaşananlar sadece hayatı boyunca ezik yaşamış, askeriyeye gelince üstünden gördüğü zulmü altındaki zavallı erlere aynen aktarmış bir ruh hastasının ego tatmini yüzünden değil. Bu, bir milletin 90 yıldır nasıl sistematik bir şekilde uyutulduğunu gösteren bir olay. İnsan hayatının nasıl değersizleştiğini, “her Türk asker doğar”, “vatan sana canım feda” gibi cümlelerle bilinçaltımıza işlenen bu aşağılık milliyetçi ve militarist anlayışın aslında ne olduğunu, herhangi bir teğmenin “disiplin adına” 4 gencecik eri parçalayarak öldürebileceğini, bundan kimsenin haberi bile olmayacağını, olsa bile faturasının nöbette uyuyakalan ere kesileceğini (evet, bunu açık açık söyleyenler hiç de azınlıkta değil) apaçık gözlerimizin önüne seren bir olay.

Ne de olsa uyuyan o asker değil, teğmen haklı. Çünkü:

Uyursan ölürsün!”

Video: Nefes   Benzer: nefes, türk, askeri, komando, sinema, film

Yeşil Devrim

İran ve devrim. 30 yılın ardından yine çok sık karşımıza çıkmaya başlayan iki kelime. Cuma günü yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde hile yapıldığı iddiasıyla başlayan olaylar gittikçe büyüyor.

Ahmedinejad’a karşı Tahran ve Erdebil haricinde bütün şehirlerde kaybeden -dört şehirde de berabere kaldılar- Musavi’nin yandaşları vakit kaybetmeden sokaklara döküldüler ve şimdi de seçimlerin iptalini istiyorlar. Musavi’nin Anayasayı Koruyucular Konseyi’ne yaptığı iptal talebi reddedildi, ancak aynı konsey gönül alma olarak oyların kısmen yeniden sayılmasına karar verdi. Olaylara en sağduyulu yaklaşan taraf olan dini lider Hamaney’in bu karardaki etkisi büyük tabii. Ne de olsa “dini başkent” Kum’da yoğun bir trafik var. Ancak burada özellikle Musavi’nin oldukça akıllıca davrandığını belirtmekte yarar var, seçim öncesinde rakibi Ahmedinejad’ı önce Yezid’e, sonra Hitler’e benzetip hakaretler yağdırırken şimdi de -ironik olarak- yeşiller kuşanmış yandaşlarına ”kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” dercesine “evlerinizden çıkmayın, olaylara karışmayın” demeye başlaması, çok manidar olmakla birlikte aynı zamanda akılcı da. Çünkü bu sayede -doğal olarak Amerikalıların başını çektiği- Batı medyası da “aslında Musavi olay çıkmasını istemiyor ancak halk uyandı”ya getirmeye çalışıyor. Örnek teşkil etmesi açısından buyurun:

” ‘The people of Iran are finally fed up with the lies, the temperament, the foolish actions of Ahmadinejad,’ a 20-year-old Iranian man told CNN.”

http://edition.cnn.com/2009/WORLD/meast/06/17/iran.elections.rallies/index.html

Ahmedinejad ise bütün seçim sürecini götürdüğü ”halk adamı” görünümüyle devam ediyor. Seçimde de “tek halk” ve “kardeşlik” söylemleriyle yoksulların, Azerilerin, Kürtlerin, Arapların oylarını alarak rakibine “ezici” denilebilecek bir üstünlük sağladı. Fakat bugüne kadar -içlerinde Türkiye’nin de birkaç kez olduğu- onlarca örnekte gördüğümüz üzere, seçilmenin tek yolu seçimler değil. Bugüne kadar yaptığı anti-emperyalist çizgideki cesur açıklamaları ona nihayet pahalıya mal olmuşa benziyor (zaten seçim sonuçlarının ardından kendisini ilk kutlayanın da Venezüela Devlet Başkanı Hugo Chavez olması bu durumu yeterince açıklıyor). Ayrıca, daha önce seçimi kazandığı takdirde “düşmanlarının bütün yolsuzluklarının üzerine gideceğini” açıklaması da bu olayların görünmeyen sebeplerinden biri.

3645462296_cc858e5996

Dediğim gibi, olaylar gittikçe büyüyor. Bana kalırsa, çok açık provokasyon var. Yoksa Tahran’da Musavi yanlılarının tutup da Besic’lerin -Devrim Muhafızları’na bağlı gönüllüler- kışlalarına saldırmalarının başka bir açıklaması olamaz. Zaten sabıkalı Besic’ler de ateş açtılar tabii ve bilanço: 8 ölü. Seçime saatler kala Devrim Muhafızları siyasi büro yetkilisi Yedullah Civani’nin yaptığı “burası Gürcistan ya da Ukrayna’ya benzemez, bastırırız” tadındaki uyarının hemen üzerine olması da işin tuzu biberi tabii. Cumhurbaşkanlığı seçimine karıştığı söylenen hileyle Devrim Muhafızları’nın ne gibi bir alakası olduğunu çözebilmiş değilim. Söz konusu Musavi yanlılarını her kim provoke ettiyse baruta ateşle yaklaşmayı iyi biliyor, zira tecrübeyle sabittir ki- trafik kazalarından tutun intihar bombalamalarına kadar- herhangi bir olayda ne kadar çok ölü varsa, o olayın etkinliği o kadar artar. Bu olaylar da önümüzdeki günlerde insanlar öldükçe daha çok ses getireceğe benziyor. Ama olan, İran’ın henüz  ilk devrimini gören kuşağının heyecanlı gençlerine oluyor.

Türkiye’de de geçtiğimiz yerel seçimin ardından CHP’nin önemli isimleri -başlarında tabii ki Deniz Baykal geliyor- bu tarz iddialarda bulunmuştu. Sayımın yapıldığı akşam elektriklerin kesilmesi, oy pusulalarının tarlalara atılmış halde bulunması (yakmak zor gelmiş tabii, “bugünlerde bir kibrit kaç para azizim?”) gibi şeylerden “derin” anlamlar çıkartmışlardı. Ama CHP’nin genç kitlesinin pasifliğinden midir yoksa provokatör eksikliğinden midir bilinmez, bu tarz tek bir olay bile çıkmamıştı.

Son olarak -her ne kadar çabuk bitmeyeceğini biliyor olsak da- bu olayların daha fazla kan dökülmeden bir an önce bitmesini ve Ahmedinejad’ın zaferinin boş yere daha fazla gölgelenmemesini umarak yazıyı noktalayalım.