Yavru(?) Vatan

Kuzey Kıbrıslı işçi sendikaları, “Toplumsal Varoluşu için Mücadele Yılı” ilan ettikleri 2011 yılında 11 Ocak’ta başlayan greve müteakip Kıbrıslı Türklerin İngiliz sömürge yönetimine başkaldırdığı 28 Ocak’ın yıldönümünde Kıbrıs’taki İnönü Meydanı’nda düzenledikleri ve Cumhuriyetçi Türk Partisi (eski Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın eski partisi), Demokrat Parti  ve Toplumcu Demokrasi Partisi’nin de destek verdiği mitingde Türkiye’ye “defol” çağrısı yaptılar.

Öncelikle, olayın moda tabirle “münferit” olmadığı çok açık. Zaten 250 bin kişilik nüfusu olan bir yerde tam 40 bin kişinin katıldığı bir mitinge “münferit” veya “azınlık” denemez. Buralarda “yavru vatan” adı altında her daim dostumuz ve kardeşimiz olarak görülen Kıbrıslı Türklerin aslında hiç de öyle olmadıklarını nihayet yüzümüze vuran bir miting oldu. Zaten Kıbrıslı tanıdıkları olanlar bu gerçeğin farkındadır, ancak Kıbrıs’la veya Kıbrıslılarla ilgi ve alakası, sorulduğunda “kumarhaneler serbestmiş” veya “Vizontele’deki çocuğun savaşa gidip öldüğü yer”den öte olmayan insanlar pek bilmez. Kıbrıslılar içlerinde Türkiye’ye karşı yıllardır gizli bir kin gütmektedir. Bu kin ve nefret özellikle Kıbrıs Rum Kesimi Avrupa Birliği’ne alındıktan sonra daha da artmıştır.

Ankara yönetimini kendilerine ait topraklara kendi çıkarı için zorla gelmiş bir işgalci, adanın Güney yakasındakiler gibi zengin ve müreffeh olmalarının karşısında bir engel ve onları özgürlükten alıkoyan bir kelepçe olarak görürler. Bunun sebebi de tabii ki Kıbrıs Barış Harekatı yüzünden yaklaşık 30 yıldır adaya uygulanan uluslararası ambargo ve adaya her türlü malın Türkiye üzerinden (dolayısıyla daha pahalıya) gitmesi.

Türkiye’nin her sene kendileri için ayırdığı yüksek bütçe (2009 yılı verilerine göre yıllık 900 milyon Amerikan Doları) sayesinde nüfusunun büyük çoğunluğu memur olan ülkelerinde asgari ücretin Türkiye’de sadece 599 lirayken tam 1237 Türk Lirası sorsanız verecek cevapları yoktur ama. Onlar “Ne paranı, ne paketini, ne de memurlarını istemiyoruz!” demekten başka birşey bilmezler. Ambargo bir kalksa, olmayan sermayelerini kullanarak bütün dünyayla ticaret yapıp kendi yağlarında kavrulabileceklerine inanan bir topluluk haline gelmiştir. Kim ne derse desin, kendileri kabul etmese de kendilerini kurtaran Türkiye’ye “Has…tir” demek için (bkz: aşağıdaki resim) İngiliz’lere başkaldırdıkları günü seçen bu garip topluluğun İngiliz hayranlığı inanılmaz boyutlardadır. Babalarını öldürüp annelerine tecavüz eden Rumlara adeta gıpta ile bakan bir nesil yetişmiştir Kıbrıs’ta.

Türkiye bu kamburdan bir an önce kurtulmalıdır. Madem her milletin kendi kaderini tayin etme hakkı vardır, Kıbrıslılar da madem istiyorlar, kendi kaderlerini tayin etmelidirler. Kıbrıs Türkleri, Türkiye milletine dahil değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Onlar, Kıbrıslı olarak ayrı bir millettir ve isterlerse Rum yönetiminin boyunduruğu altına girmeli, isterlerse de (her ne kadar başaramayacakları açık ve net ortada olsa da) bağımsız olarak varlıklarını sürdürmeye çalışmalı ama ne olursa olsun Türkiye’nin yakasından derhal düşmelidirler. “Gönül bağı” veya “kardeşlik” gibi romantik ve uydurma sebeplerle bu çarpık ilişkiyi devam ettirmek ise iki tarafa da sadece zarar getirmektedir.

Rauf Denktaş ve onun Türkiye’ye minnet duyan milliyetçi ideolojisi artık çok geride kaldı. Kıbrıs’ın yeni çizgisi artık Mehmet Ali Talat’ın zihniyetinde “özgürlükçü” insanlar tarafından belirleniyor. Bunun temelinde ise Türkiye’deki “fetihçi” zihniyetin (Ecevit’e verilen “Kıbrıs fatihi” lakabı da bu zihniyetin bir ürünüdür) uzun yıllardır “alınan” tek toprak Kıbrıs fetişi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıllardır adada yaptıkları (Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun “halkı Rumlara karşı galeyana getirmek için cami bile yaktık” itirafı bunun çok güzel bir örneğidir) ve kendilerini Türkiye’nin sömürgesi olarak gören ve bu “boyunduruk”tan kurtuldukları gibi düze çıkacaklarını sanan Kıbrıslılar yatıyor.

Yorum Yaz